İfade Özgürlüğü?

30 Mart 2013 Cumartesi günü İstanbul Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi ve Heinrich Böll Stiftung Derneği Türkiye Temsilciliği’nce gerçekleştirilen Sosyal Medya ve İfade Özgürlüğü konulu panellere Korsan Parti Türkiye Hareketi’nden Şevket Uyanık, Barış Büyükakyol, Ezgi Ece Aşkıngil, Kenan Dursun ve Yasin Aydın’la birlikte katıldım. Günün akşamında ise hemen bu yazıyı kaleme alma isteği duydum. Yazıyı yazmaya beni iten nedenleri ve zaten yazının içeriğinin aslen gün içinde neden hazır olduğunu aşağıda iletmeye gayret edeceğim. Asla tek bir insan hakkında konuşmam ya da yazmam ama bu yazının da tek bir insan hakkında değil de esasen ilgili kişinin temsil ettiği ve gururla övündüğü sistemin ve anlayışın bir eleştirisi olarak kabul edilmesini rica ediyorum okuyuculardan. Kısa bir yazı olmasını diliyorum.  

Sosyal medyanın 4 farklı panelde ele alındığı oturumlardan özellikle ikincisinin soru-cevap bölümünde yaşananları aktarmak için bu yazıyı yazmaya karar verdim. İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi Medya Bölümü’nün bölüm başkanı Prof. Dr. Aslı Tunç’un moderatörlüğünde gerçekleştirilen Siyasal İletişim Süreçleri Ve Sosyal Medya başlığını taşıyan bu oturumda Adalet ve Kalkınma Partisi Malatya Milletvekili Öznur Çalık’ın konuşması esnasında sarf ettiği bazı sözler benim ve bazı diğer dinleyiciler tarafından gülüşmelerle, sözlü müdahalelerle ve de “bu kadar” da olmaz minvalindeki baş sallamalarla karşılanmıştı. Ben de konuşma boyunca aldığım notlar çerçevesinde nasıl bir soru sorabileceğimi düşünüyordum. Öyle ki konuşmacı konuşmasının başından itibaren içinde bulunulan salonun adının Mahkeme Salonu olmasına referans vererek kendisini sanık gibi hissettiğini söylemiş ve ben de kendisinin konuşmasını bölerek “sizin oturduğunuz yer fiziki açıdan hakimin oturduğu yerdir ve biz izleyiciler sanık sıralarında oturuyoruz esasen” demiştim. Çalık’ın konuşmasındaki bir diğer ilginç an da kendisinin yine ve yeniden şiir okuduğu için hapse giren “mazlum” başbakan edebiyatını ısıtıp önümüze koymaya çalışması ve benim yüksek sesle “yeter artık, bırakın bu edebiyatı lütfen” diye kendisine oturduğum sıradan seslenmem olmuştu. Bunun gibi bir kaç ufak tefek husustan sonra sıra soru cevap bölümüne gelindiğinde maalesef yaklaşık 7-8 kişi soru sormasına rağmen en başından beri kaldırdığım elim hep havada kaldı ve bana söz verilmedi. Keza önce mikrofon moderatörün yönlendirmesi ile önümde oturan ve soru soran kişiden sonra arkamda oturan bir kişiye geçirildi ve bu kişi sorusunu yöneltti. Ben bunun üzerine söz isteyince de şimdi de ikinci kolonda oturanlardan soru alalım denerek mikrofon diğer blokta oturanlara geçirildi ve buradaki kişilerce de sorular sorulup yorumlar yapıldıktan sonra yine ısrarıma rağmen bu sefer de ilk parti sorulara cevap verilsin sonra ikinci parti soru alırız denildi ve fakat ikinci parti sorularda da maalesef söz sırası yine bana gelmedi ve sonra da Çalık’ın da bir sonraki toplantısının zamanı geldiğinden ve oturumun da sonlandırması gerektiğinden benim elim yine havada kaldı. Bu sırada içimde ayağa kalkıp aklımdaki soruyu haykırmak ve kullandırılmadığını düşündüğüm soru sorma/ifade özgürlüğümü kullanmak adına konuşmak varken aynı gün bir sonraki panelde konuşmacı olan arkadaşım Ötekilerin Postası’ndan Emrah Uçar’ın sorduğu sorunun nispeten benim sorumu karşılıyor olması ve moderatör Tunç’a olan saygım ve sevgimin “bir bildiği vardır” düşüncesini beynimde yankılanması beni ayağa kalkıp bunu yapmaktan alıkoydu.

Oysa ki söz verilseydi öncelikle Çalık’ın konuşması esnasında kendisi konuşurken aralara girmemden ötürü kendisi rahatsız olduysa öncelikle kendisinden bunun için özür dilemeyi düşünmüştüm. Keza tüm hareketlerimin içerik olarak doğru ve aslen üslup olarak da çok yerinde olduğunu düşünmeme rağmen bir insanı kişisel olarak kırmış olmayı asla istemediğimden kendisinden benden bir rahatsızlık duyduysa bu anlamda af dileyecektim.

Sonrasında da tüm konuşma boyunca aldığım onca satır nottan bazılarını iletip bir de küçük soru soracaktım: “Sürekli olarak hem konuşmanızda hem cevaplarınızda kendinizi ve kurumunuzu övdünüz ve fakat maalesef hiç bir eleştirinizi duymadık. Acaba kendiniz ve içinde bulunduğunuz kurum hakkında birer eleştiri getirebilir misiniz rica etsem?  Herkesin bir hatası, günahı, yanlışı vardır diye düşünüyoruz. Sizlerdeki en büyük eksikliğin aslen kendinizi eleştirmek olduğunu fark ettik.”

İleteceğim yorumları ise notlarımdan düzenleyip kısaltarak aşağıda aktarıyorum ifade özgürlüğümü en azından İnternet’te kullanabilmek adına. Bu yazının da bu şekilde kısa olmasını ve kalmasını diliyorum.

Her şeyden önce ifade etmek isterim ki: partinizin tanıtımı için değil partinizin iletişim merkezi yapısının sosyal medya uygulamalarını kullanımını anlatmak için geldiniz ve fakat maalesef hem parti hem hükümet propagandası yaptınız ve dinleyiciler dışında kimse de sizi uyarmadı.

Çalık, “biz bu ülkede her mahallede her sokakta hatta her apartmanda varız, örgütlüyüz” dedi çok merak ediyorum bizim apartmanda da varlar mı ve varlarsa kim olarak ne olarak varlar bunu cevaplayabilirler mi?

Demokrasinin iktidarları tarafından geliştirildiğini ve bu yönde çok çalışmalar yaptıklarını, bugün Türkiye’de demokrasinin yüzde elli (%50) oranında sağlandığını söyleyen Çalık’a sormak istiyorum: “10 yılda yüzde ellinin üzerine mi çıkarabildiniz demokrasiyi?”

Partinizin Twitter takipçilerinizin sayıca çok olduğunu ve hatta bunların bir kısmının da aleyhinizde kişiler olduğunu söylediniz. Şunu bilmelisiniz ki internetteki insanları sadece lehte ve aleyhte olanlar diye ayıramazsınız. Böyle yaparsanız bu sizin ne kadar sığ görüşlü olduğunuzu gösterir ki zaten öylesiniz bu çok çok açık maalesef. Takipçileriniz sadece lehte ya da aleyhte değillerdir; aralarında gözlemciler de vardır unutmayın, gözümüz üzerinizde ve fakat sizin ifadenizle “köstekçi” de değiliz, lehte de değiliz aleyhte de değiliz biz sizinle aynı platformda değiliz, şimdilik sadece izliyoruz; zamanı gelip değişinceye kadar.

Siyaseti insana dokunarak yapıyoruz dediniz; biz İnternet kullanıcılarına yıllar içerisinde o kadar ciddi dokundunuz ve hala da dokunuyorsunuz ki İNTERNET SANSÜRÜ’yle savaş yaşam şekline dönüştü artık bizim için; ama biz de tam da sizin ifadelerinizde geçtiği şekilde size dokunacağız yakında merak etmeyin lütfen!

Birinci oturumda konuşan ve Türkiye’nin İNTERNET SANSÜRÜ konusunda en değerli çalışmalarını yapan dünyaya örnek olmuşhocalarımız olan Yaman Akdeniz, Kerem Altıparmak, Turgut Tarhanlı ve Fikret İlkiz’in arkasından konuşmanız hiç yakışık almadı bunu bilmelisiniz. Kendileri benim ve benim gibi pek çok kişinin hukuk biliminin eğitimini almasına dahası internet hukukuyla uğraşmasına öncülük eden ve bizler için iftihar kaynağı olan kişiler hakkında sizin: “Bir önceki oturumdaki konuşmacılar hep son 10 yıldan bahsettiler ve korku imparatorluğu havası estirdiler” demeniz gerçekten oldukça abes oldu. Öyle ki konuşmacılar sosyal medya ve internet üzerindeki sansürden bahsettiler ve bu mecralar takdir edersiniz ki son 10 yılın ve özellikle bugünün konularıdır. Sosyal medya ve İnternet üzerinde bugünün iktidarının organize tahakküm durumu olduğunun AİHM tarafından dahi ayan beyan ortaya konulduğu bir dünyada sizin hala böyle cahilce söylemler geliştirmenizin altında tabi ki başka şeyler arıyoruz. Ayrıca Fikret İlkiz gibi İnternet yokken de ifade özgürlüğünün savunucusu olan ve her şeyi hepimizden iyi bilen bir üstadın arkasından kendisi salonda bulunmazken bu şekilde konuşmanızı kınadığımı belirtmek istiyorum.

Konuşmanızda sosyal medya aracılığı ile size ulaşan davulcuyu öfkeli kalabalıktan nasıl da kurtardığınızı ballandırarak anlattınız; umarım bunun gibi beni de kurtarırsınız ben de size İnternet üzerinden bu şekilde ulaşıp yardım istediğimde. Bunu deneyeceğim gerçekten de!

Şunu ifade etmek isterim ki: sosyal medya web 2.0 demektir: yani interaktivite/karşılıklı etkileşim anlamına gelir. Sizin sürekli övündüğünüz rakamlar olan kaç kişinin sizi takip ettiği ya da sizin sayı olarak kaç kişiyi takip ettiğinize ilişkin rakamlar değildir önemli olan. Bunların niteliğidir bakılması gereken ve de yarattığınız karşılıklı etkileşimdir önemlisi. Sizin etkileşim kurmadığınız hesaplarınızın ne kadar az ya da bazen sıfır kişiyi takip etmesinden ve sadece yandaşlarınıza cevap vermenizden ya da kimseye cevap vermemenizden anlaşılabilmektedir. Ne olduğunu bilmediğinizi düşündüğüm ve fakat sizin sürekli adından bahsettiğiniz e-demokrasi kavramı ancak ve ancak karşılıklı iletişimle olur; asla monologla olmaz.

Yerel yönetimlerinizin ve sizin iletişim merkezinizin çok üstün işler çıkarıp çok başarılı şekilde vatandaşın sorununu çözdüğünü söylediniz. Size bir örnek vermek istiyorum: Üsküdar Belediyesi al-gülüm ver gülüm şeklindeki adı duyulmamış sözde uluslararası bir organizasyonca verilen üstün e-devlet ödülü almış olan ve Twitter’da çok etkin olduğunu iddia eden bir AKP belediyesidir. Buna rağmen bizler her gün yaşadığımız bizzat belediyenin sorumluluk alanına giren hususlardaki sıkıntı ve problemleri Twitter ve kendi çevrimiçi sistemleri üzerinden ne kadar iletirsek iletelim ya cevap vermemeyi ya geçiştirici cevaplar vermeyi ya da talebinizi kaydettik şu numarayla şeklinde bir cevap vermeyi tercih ediyorlar. Buna rağmenİmam hatipli bir öğrencinin sokakta saldırıya uğradığına ilişkin olarak babası tarafından Twitter üzerinden belediyenin ve başkanının mention’lanarak yazılması üzerine başkan hemen kişiye cevap atıp: “Emniyet müdürünü aradım konuştum; okuluna gittim müdürüyle konuştum önlemler aldık vs.” gibi aslen kendi yetkisi ve görevine girmemesine rağmen olayı hemen nasıl da sadece İnternet üzerinden bile değil bizzat fiziki olarak sahiplenmesine şahit olduk.İlgili gönderiyi yapan kişi imam hatip referansını özellikle kullandığı için başkan da oy gelecek yerden ilgisini alakasını esirgemiyor ve fakat bizleri tabii ki de oy potansiyeli olarak dahi göremeyeceği için hiçbir zaman bizim başkanımız olup da bizim sorunlarımıza ilişkin bir cevap göndermiyor ya da ilgili birimler vasıtasıyla göndertmiyor. Bunun benzeri pek çok olayı Twitter’da yakaladım; klasik oy kapısı kabul edilen tarafların yandaş ya da çanak mesajlarının derhal yanıtlandığını ve en alakasız isteklerine hemen çözüm bulunduğuna tanık olduk. Bu konuyu daha fazla uzatmak istemiyorum sadece çok övdüğünüz çalışma şeklinizin ve çözüm mekanizmanızın asla söylediğiniz şekilde işlemediğinin minik bir örneğini vermek istedim.

Şimdilik son söz: sizin söylediğiniz gibi ak parti değil yazılışından aynı okunuşuyla akepe diyoruz, demeliyiz doğrusuyla.