Bilgi Özgürdür; Kısıtlanamaz, Sahiplenilemez, Sınırlanamaz

İnternetin güvenli kullanımı’na ilişkin temel anayasal insan haklarına aykırı BTK kararı *

10.11.2008 tarihli ve 27050 mükerrer sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 5809 sayılı Elektronik Haberleşme Kanunu’nun 4’üncü 6’ncı ve 50’inci maddeleri ile 28.07.2010 tarihli ve 27655 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Elektronik Haberleşme Sektöründe Tüketici Hakları Yönetmeliği’nin “İnternetin güvenli kullanımı” başlıklı 10. Maddesindeki: “İşletmeciler, internetin güvenli kullanımına ilişkin olarak tüketicileri bilgilendirmekle, Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı (TİB) tarafından belirlenen yasadışı ve zararlı içeriklere karşı tüketicilerin korunmasına yönelik altyapı seviyesindeki hizmetleri ek ücret olmaksızın seçenekli olarak sunmakla yükümlüdür.   Kurum bu maddenin uygulanmasına ilişkin usul ve esaslar belirleyebilir.” hükmü kapsamında, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK) tarafından hazırlanan “İnternetin Güvenli Kullanımına İlişkin Usul ve Esaslar Taslağı” 22 Şubat 2011 tarihinde 2011/DK-10/91 no’lu karar ile onaylanarak, “İnternetin Güvenli Kullanımına İlişkin Usul ve Esaslar” adı altında 22 Ağustos 2011’de yani 6 ay sonra yürürlüğe girmesine karar verildi.

Karar uyarınca, 22 Ağustos 2011’den sonra internete ancak BTK’nın belirlediği “aile profili”, “çocuk profili”, “yurtiçi profil” adları verilen filtrelerle girilebilecek ya da “standart profil” tercih edilecekti. Ancak 22 Ağustos’a gelindiğinde, üç aylık bir deneme süresinden sonra uygulamaya geçilmesine karar verildi. Ancak dileyen kullanıcılar 22 Şubat’ta belirlenen dört profilden birini seçmeyeceklerdi. Zira, “Standart profil” zaten mevcut durumunu sürdürmek yani devlet filtresini kullanmak istemeyenleri tarif ettiği için BTK, başlangıçta belirlediği “yurtiçi profil” uygulamasından da son anda vazgeçmiş ve “yanlış adlandırma” diye niteleyerek “yurtiçi profil”i düzenlemede ayrı bir kategori olmaktan çıkarmıştır. Sonuç olarak kullanıcılar, içeriğini devletin belirlediği “çocuk” ya da “aile” filtrelerini kullanabilecek durumdadırlar.

Böylece de uygulamanın başlangıç tarihi 22 Kasım 2011’e ertelenmiş oldu ve yürürlüğe girmesiyle birlikte de çok tartışmalı pek çok uygulama da peşi sıra gelmiş oldu.

Bu profillerin BTK’nın açıklamalarına göre çerçevesine bakacak olursak; BTK tarafından işletmecilere gönderilecek “çocuk” ve “aile” filtrelerinde sadece devletin belirlediği alan adları, IP adresleri ve portlara erişim mümkün olacak gözükmektedir. BTK’nın resmi internet sitesinden link verilen güvenlinet.org adresinde de iki profil için şu açıklamalar yer almaktadır:

Çocuk Profili: Pedagoji, sosyoloji ve psikoloji alanlarında uzman akademisyenlerin bulunduğu bir komisyon tarafından belirlenen kriterlere uygun kategorilerdeki sitelere erişilebilen profildir. Çocuk profili ile eğitim,ödev, bankacılık uygulamaları, alışveriş, müzik-oyun-eğlence, haber, e-posta, resmi ve kamu siteleri,tatil, özel şirketler, eğitim kurumları, e-devlet gibi pek çok farklı türden siteye erişebilirsiniz.

Aile Profili: Kumar, uyuşturucu, fuhuş, müstehcenlik, şiddet, terör, dolandırıcılık, zararlı yazılım gibi kategorilerdeki siteleri engelleyen profildir. Çocuk profiline ek olarak kişisel sitelere, forum ve paylaşım sitelerine erişim sunar. Ayrıca sosyal medya, oyun ve sohbet kategorilerini ise ayrı ayrı seçme imkânı sunar.

BTK’nın verdiği bilgilere göre, devletin “Çocuk profili”nde sosyal paylaşım sitelerine erişim kısıtlanmaktadır. Zira “aile profili” konusunda bilgi verilirken “Çocuk profiline ek olarak kişisel sitelere, forum ve paylaşım sitelerine erişim sunar” ifadesi kullanılarak “çocuk” filtresinde sosyal paylaşım sitelerine erişim sağlanmadığı da açıkça söylenmektedir. “Aile profili”nde ise sosyal paylaşım sitelerine “seçenekli” olarak erişim sağlanmakta yani aile filtresi uygulayan bir kullanıcı bu filtrede ayrıca “sosyal medya” sitelerini seçerse bu tür paylaşım temelli sitelere erişebilmektedir.

Profiller nasıl sansür anlamına geliyor?

Her şeyden önce internetin doğasına aykırı olan ve üst hukuk normlarını ve uluslararası sözleşmeleri de ihlal eden  “Devlet’in Filtre’si” artık Türkiye’de sansürün en son adıdır. Bugüne kadar yapılmış sansürlerin en sinsisi ve aynı zamanda şaşırıcı biçimde en göz boyamaya ve vatandaşa şirin gözükmeye çalışanıdır. Öyle ki sansür bu sefer kendisine ne çocuk pornografisini ne müstehcenliği, ne telif haklarını ne terörizmi kılıf olarak seçmiştir: bu sefer kılıf çok daha ilginçtir: tüketici hakları sansürün kaynaklandığı merkez olarak alınmıştır. Dikkat edilmesi gereken husus her geçen gün sansürün vatandaşlarca da gittikçe siyasi bir çerçevede daha da içselleştirilmesi ve sansüre karşı çıkanların da bazı kesimlerce çok farklı iddialarla itham ediliyor olmasıdır. Seçim öncesi yaşanan bu kaos ve bilgisizlik ortamında Türkiye temel hak ve hürriyetlerine dokunan bir konuda bile yine taban tabana zıt görüşlerdeki iki suni kampa ayrılmıştır.

Şu andaki durumda bir site erişime engellendiğinde kullanıcının karşısına “Mahkeme kararı ile engellenmiştir” ibaresi çıkıyor. Yeni sistemdeki “Erişim Engelleme Kararlarının Aktarılma Projesi” kapsamında kapatılacak sitenin adresi filtre yazılımına dâhil edilecek ve sessiz sedasız erişime engellenecektir. Öncelikle ifade etmeliyiz ki, önümüzdeki bir BTK kararıdır; yani yönetmelik bile değildir. BTK kararı ile internet gibi insan hakkı olan bir iletişim mecrasının kullanımı ve iletişim hakkımız nasıl düzenlenebilmektedir, anlamak mümkün değildir. Usul ve esaslarda “standart profil”, kullanıcının erişebileceği internet site ve uygulamalarına ait bir sınırlamanın olmadığı, mevcut mevzuat kapsamında internete erişimin sağlandığı profil olarak tanımlanmıştır. Buradaki mevcut mevzuat kapsamında sağlanan İnternet fikri bile şu anki hukuka aykırı mevzuatları bilen ve siyasi otoritenin ileride çıkarabileceği yenilerini düşünebilenler için yeterince korkutucudur.

Bilgi Teknolojisi dünyasının en sıcak konuları olan İletişim Özgürlüğü, Özel Hayatın Dokunulmazlığı, Mahremiyet Hakkı, Bilgi Edinme Hakkı, Dijital Aktivizm, Örgütlenme Hakkı, Netdaşlık Hakları, Anonimlik Hakkı, Yönetişim ve Telif Hakları konularının tamamı İnternet Erişim Hakkımız ve İnternet Sansürü arasında ezilmektedir. İnternette yeni gelişen haklar ve ifade özgürlüğü anlamında baktığımızda da; Anayasa’nın 13. maddesi basın özgürlüğüne atıfta bulunmaktadır ki bu maddeye göre basında sansürleme olağanüstü durumlar dışında gerçekleşemeyecektir. Bu da bize, internetteki yasaklamaların ancak çocuk pornosu, terörizm, ırkçılık gibi evrensel olarak  ‘lanetlenmiş’ ve Avrupa Hukuku’nda da sınırları belirtilmiş noktaları aşamayacağını göstermektedir.

Türk hukukunda ifade hürriyetinin uygulanmasında Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararları çerçevesinde yeterli güvence bulunmadığı açıktır. Yine ifade özgürlüğü kapsamında, İnternet sitelerinin sık sık ve keyfi olarak zaman ve süre açısından da orantısız olacak şekilde erişime engellenmeye devam ettiği ve buna hiç bir çözüm getirilmediği uluslararası raporlarda dile getirilmektedir. Bu hususlar da artık Türkiye’de internet sansürü olgusunun maalesef hayatımızın bir parçası olduğunu bizlere düşündürmektedir. Yargısal ve idari kararlarda hukuka aykırı içeriği siteden çıkarmak yerine internet sitesinin tamamına yönelik engelleme kararlarının verilmesi de bunun bir göstergesidir. İnternet demokrasinin beklenen düzeye çıkabilmesi için 5651 S.K.’un 8. Maddesi yerine 9. Maddesinin işletilmesinin yeğlenmesi ve esas yöntemin de engelleme değil içerik çıkarma olması gerektiğini düşünmekteyiz.

İnternetteki faaliyetlerimiz ve basının özgür çalışması anlamında ifade özgürlüğüne saygının hukuken ve uygulama olarak daha güçlü bir şekilde garanti altına alınma ihtiyacının bulunduğu açıktır. Devletin hukuka aykırı sınırlama ve kısıtlamalara son vermesi ve gerçek iletişim ve basın özgürlüğünü tam demokratik yaşam için sağlaması zorunludur.

Erişime engellenen sitelerin neden kapatıldığına dair bilgilere de erişemediğimiz gibi bu alanda giderek anti-şeffaf politikalar standartlaşmaya başlamaktadır. Aslına bakılırsa bu bilgilerin şeffaf olmamasının geçerli bir nedeni var diye düşünülebilir: yasaklanan sitelerin adreslerinin ve engellenme sebeplerinin açıklanmasının bu sitelere karşı merakı artırabileceği ve internet kullanıcılarının bu sitelere çeşitli teknik yöntemler kullanarak erişeceklerinden korkuluyor(!) olabilir. Konu çocuk pornografisi olduğunda bunun haklı bir görüş olduğunu savunmak mümkün olabilir. Ancak diğer siteler için aynı şeyi söylemek oldukça güçtür. Zira bir hükümetin desteklemediği siyasi görüşe sahip bir siteyi erişime engellemesi ya da eşcinsellerin sıklıkla kullandıkları sitelerin “fuhuş ve\veya müstehcenlik” adı altında erişime engellenmesi gibi keyfi durumların oluştuğu tecrübeyle sabittir.

TİB birkaç yıl öncesinde erişime engellenen sitelerin sayısını ve neye dayanarak engellendiğini grafikler halinde duyururken, aldığı tepkiler(!) üzerine bu bilgileri yüzdelik dilimler halinde pasta grafik şeklinde vermeye başlamıştır ki artık bu şekilde verilen bilgilerin internet sansürüne karşı savaş anlamında somut hiçbir yararı kalmamıştır, şeffaflık ilkesinden uzaklaşılmıştır.

Acarer özet olarak ”Şu anki internet yapısını standart profil diye tanımlarsak Güvenli İnternet Profili mevcut yapıya getirilen bir ilavedir. Uzunca zamandır değişik kullanıcılardan gelen talep üzerine bu düzenleme ortaya çıktı. İnternet servis sağlayıcılarla yapılan görüşmeler neticesinde bu düzenlemeyi yaptık. Şu anda kullandığı sistemi isteyen abone kullanmaya devam eder, isteyen abone de güvenli internet profiline geçer.” Demektedir ve fakat, Madde 9/6’da ise  “İşletmeciler, Kurum tarafından hazırlanan veri tabanının paylaşıldığı güvenli hat üzerinden aşağıdaki bilgileri bir web servis aracılığı ile her ay sonunda Kuruma göndermekle yükümlüdürler.  a) Bireysel Abone Sayısı, b) Güvenli İnternet Paketini Kullanan Abone Sayısı, c) Kendi Paket ve Profillerini Kullanan Abone Sayısı.” denilmektedir. Böylece kim ne yapıyor belli olacak, bir tür fişleme gerçekleşecektir, aksini iddia edebilecek olan var mıdır?

Yeni düzenleme esasen eskiye çok da fazla bir değişiklik getirmemektedir öz olarak, öyle ki burada eleştirilmesi gereken esasen 5651 sayılı yasanın kendisidir. Çünkü mevcut mevzuata göre erişimin engellenmesi bu yasadan kaynaklanmaktadır. Bu yasa zaten uzun süreden beri yürürlüktedir. Öte yandan standart pakette kalanların da fişlenmesi gerçekleşecek şeklinde bir görüş de akıllara gelmiş ve sonuçta bu yeni uygulamanın siyasi yanının ağır bastığı fikrini çağrıştırmıştır.

Ayrıca BTK’nın hazırladığı listelerin neden erişim sağlayıcılara hash değerli olarak verileceğini de anlamak güçtür. Şu anda ISP’ler zaten bu hizmeti bir şekilde müşterilerine katma değerli hizmet olarak vermektedirler veya vermeye çalışmaktadırlar. Ancak yeni uygulama ile mevcut sistemleri, bu “hashli” listelere entegre etmek oldukça zor gözükmektedir. Yeniden bir yazılım/ürün veya sistem yapmak gerekiyor ki; hazırlıkların  BTK’nın verdiği süre içerisinde bitirilmesi neredeyse imkansız durmaktadır. Tabii bu durumu önceden tahmin(!) edip belirli yazılımları hazırlayan firmalar yoksa. Açıkça sormak gerekir: bu hizmeti sunacak erişim sağlayıcılara bile listelerin açık bir şekilde verilmemesinin nedeni nedir?

Öyle ki bireyler filtreleme istiyorlarsa kendileri istedikleri zaman kendi başlarına bunu zaten istedikleri hazır filtreler arasından seçimlerini yaparak kolaylıkla yapabilmektedirler. O zaman devletin filtresine ne gerek vardır? Avrupa Konseyi tavsiye kararında: “üye ülkeler ev ve okul bilgisayarları ile İnternet kafelerde filtre programlarının kullanılmasını teşvik etmeli ama devlet düzeyinde filtreleme girişimlerinden her ihtimalde kaçınmalıdır.” Demiştir. Hukukçu olarak devlet denetiminin sakıncalarını açıklar isek öz-denetimle devlet denetimi arasında farklara değinmemizde yarar olacaktır.

Usul ve esaslara ilişkin ilgili BTK kararında, kişisel verileri korumak ve bilgi güvenliğini sağlamak da yine sadece lafta kalan bir maddedir, öyle ki kişisel verilerin nasıl korunacağına dair bir kanunu olmayan bir ülkede yaşamaya çalışmaya devam etmekteyiz. Yine kararda, filtreleme veri tabanının da gizli olduğu söylenmektedir ve bunun nedeni BTK tarafından açıklanmamaktadır. Bugün yasaklı ve sansürlü bazı sitelere teknik yollarla erişebilmekteyiz, ama ya yarın ne olacak, bugün erişmemize izin veren teknik imkânlara yarın yasak getirirlerse yapabilecek hiçbir şeyimiz kalamayacaktır ki bunun dünyadaki örnekleri İran ve Çin’de görülmektedir.

Zaten internetin doğasına ve internet demokrasisi anlayışına da en çok uyan çözüm her zaman için uyar-kaldır şartının her şeyden önce ilk işletilmesi gereken yol olduğunun akıldan çıkarılmamasıdır. Hepimiz anlıyoruz ki sitelere erişim engellenmesi ile kullanıcılara ve bu site sahiplerine gönderilen politik bir mesaj söz konusu. “Burası Türkiye, burada internette içerik bizden sorulur, bizim istemediğimiz hiç bir şeye siz bakamazsınız ve okuyamazsınız” diyorlar ancak bu mesajı almamıza rağmen sansüre karşı durmaya tüm gücümüzle devam ediyoruz. Bugün için yasaklı(!) sitelere girmemizi sağlayan “opendns” ve benzeri alternatif yöntemleri geçerli çözüm olarak Kabul etmiyoruz ve biz bunları kabul edersek bir gün dns değiştirenlerin ya da proxy (vekil sunucu) kullananların da bugünkü bu akıl almaz maddeleri, yasaları hazırlayanlarca cezalandırılabilecekleri maddelerin de kanunlara çok rahat girebileceğini biliyoruz. Sedat Kapanoğlu’nun  “Biz suçlu değiliz” adlı çağrısında dillendirdiği tüm bu korkuyu taşıyor ve yaratılmaya çalışılan korku imparatorluğuna karşı durmaya çalışıyoruz.

Acarer, İngiltere ve Almanya’da erişime engellenen site sayısının Türkiye’nin üç katı düzeyinde olduğunu söylemiştir. Sürekli onlarda sansürlüyor o zaman biz de sansürleyelim düşüncesi hakim kılınmak istenmektedir. İnternet sansürünün genel olarak nerede ve ne kadar uygulandığına dair gerçekçi karşılaştırmalar halka sunulmamaktadır. Sansür mekanizmalarının nasıl ve hangi mevzuatlara göre işlediği, uygulamalarının nasıl olduğu açıklıkla incelenmemekte ve adeta bilgi kirliliği yaratılmaktadır. Acarer’e sormamız gereken: “Neden Türkiye’nin sansür puanı yüksek de Almanya’nınki değil o zaman?” sorusudur.

İnternet yaşayan bir varlıktır. Klasik ülkesel sınırların kaybolduğu günümüzde, internetin doğasından da kaynaklanabilecek sorunlara eski tip hukuki düzenlemelerin cevap veremediği açıktır. Hızlı teknolojik gelişimle oluşan yeni kavramlarla ilgili mevcut düzenlemeler yetersiz kalmakta, bu nedenle de bazı ülkelerde keyfi uygulamalar ön plana çıkmaktadır.

Sorun Youtube ya da bir diğer internet sitesinin erişime kapalı ya da açık olması değildir. Sorun, ifade hürriyetinin ne kadar koruma altına alındığı, keyfi kısıtlamaların yapılıp yapılmadığı, sansürün var olup olmadığı ve gerçekten Anayasal özgürlüklerimiz tam olarak yaşama hakkımızın tanınıp tanınmadığı noktasındadır.

Yaklaşık 3 senedir aralıksız erişimine izin verilmemesine karşın Türkiye’de en çok takip edilen sitelerden biri olmaya devam etmektedir. İnternet kullanıcıları tarafından yapılan birkaç basit teknik değişiklikle(DNS ayarlarının değiştirilmesi vs.) söz konusu site takip edilmeye devam ettiği gibi, Eylül 2010 itibariyle Türkiye’de en çok ziyaretçi alan 6. site dahi olmuştur ki, www.hurriyet.com bu listeye göre 7. Sırada yer almaktadır. Tüm dünya çapında Türkiye, Tunus ve Birleşik Arap Emirlikleri hariç www.youtube.com adresli siteye engelleme kararı uygulayan başka bir ülke bulunmamaktadır. Suudi Arabistan sınırlı engelleme uyguladığı gibi, Fas, İran ve Suriye’nin içinde bulunduğu ülkeler erişimin engellenmesi kararları kaldırmışlardır.

İnternet sitelerinin erişiminin engellenmesine karar verilmesi, yukarıda örneklerle açıklandığı üzere pratikte hiçbir fayda sağlamamaktadır. Erişiminin engellenmesine karar verilen siteler  kullanıcılar tarafından takip edilmeye devam edilmekte olup, bu durum mahkeme kararlarının infaz edilecek kabiliyette olmadığı algısının oluşmasına da neden olmaktadır. Bunun dışında dünya çapında Türkiye’nin Tunus Arap Emirlikleri gibi ülkelerle aynı yasakçı zihniyete sahip olduğu kanısının oluşmasına da neden olmaktadır.

İsviçre basını bu konuya zamanında çok yer vermiş ve konunun bir ara artık kelimelere kadar indirgenmiş olması da adeta “tuhaf” olarak nitelendirilmiştir. 138 kelimenin yasaklanmış olmasının, tıpkı 1967-1974 yıllarında Yunanistan’daki askeri cuntanın Z harfini yasaklamasına benzediği söylenmiştir.

İnternet yasaklarının temel taşı durumundaki 5651 sayılı Kanun’daki sınırlandırmalarla ilgili hükümler AİHS’nin 10. maddesine ve ölçülülük ilkesine uygun olmadığından ifade özgürlüğünü ihlal eder olduklarını söylemek mümkündür. Şu anki sansürcü uygulamalarla, basın ve iletişim özgürlüklerinin çift taraflı ihlali söz konusudur.  Sadece bilgiye ve kanaate ulaşıma taş konulmuş olmamakta, WordPress vb. kanallara da yasak getirilerek “kendi kanaatini yayma” özgürlüğümüze de dur denilmektedir.

Ab 2010 Türkiye İlerleme Raporu’nda, basın özgürlüğünün Türkiye’de yeterli olmadığı hususu kesin bir dille ifade edilmiştir. Basın mensuplarının haklarında açılan davalar ve mesleklerini icrasında yaşadıkları kanunsuz baskıların yarattığı zorlukla ve yine basın kurumlarının internet siteleri hakkında erişim engelleme kararları verilmesi hususlarının Türkiye Cumhuriyeti kanunlarının ülkede basın hürriyeti açısından AİHM içtihatlarının gereği olan düşünceyi açıklama hürriyeti bağlamında yeterli garantiyi sağlamadığını açıkça ortaya koymaktadır. Tam da beklediğimiz gibi rapor da haklı olarak özgür düşünce ortamı ve çoğulcu medya gibi temel gereksinimlere son derece zarar veren basın mensupları üzerindeki politik baskı ve yargılananların sayısının çokluğu ile çok sık yaşanan site “kapatmalar” üzerinde vurgulu bir şekilde durulmuştur.

Youtube yasağı AİHM’e götürülmüştü, bu süreçte neler olup bittiği ve Youtube yasağının ülkemize ne kazandırıp kaybettirdiği hususunda ciddi bir çalışmanın yapıldığı gözlenmemektedir. Youtube yasağının ülkemize ne kazandırdığı sorusunun cevabı koca bir hiçtir. Ne kaybettirdi kısmına gelirsek de: bilgisayar ile fazla haşır neşir ol(a)mayan bir kesimin Youtube kullanamamasına sebep olmuştur. Geri kalanlar zaten “bir şekilde” Youtube’a erişmeye devam etmişlerdir. Ülkenin “sansürcü ülke” olarak adlandırılması ve yaşadığı saygınlık kaybından ise bahsetmeye gerek bile yoktur.

5651 sayılı kanun ile gelen bir diğer önemli hak ihlali de: verilen erişim engelleme kararlarının tedbir niteliğinde olmasına rağmen Youtube sitesinin erişim engelleme kararı Mayıs 2008’den Kasım 2010’a kadar sürmüştür. Tedbirler neticesinde soruşturmadan kovuşturmaya geçilmediği için tedbirler süre sınırsız olarak uygulamada kalmaktadır.

Youtube sitesinin engellenmesine yol açan videolar esrarengiz ve hukukçuların çözemediği bir yöntemle sistemden kaldırılmış, yine kimsenin kavrayamadığı bir uygulamayla site tekrardan erişime açılmıştır. Herkesin bildiği gibi site erişime açıldıktan 2 gün sonra ilgili videolar sisteme tekrar yüklenmiş ve buna rağmen site hakkında halen erişim engelleme kararı verilmemiştir. Bu uygulamada bize Türkiye’deki erişim engelleme kararlarının altında hukukilik unsurunun dışında bazı unsurların varlığını hatırlatmaktadır.

Bununla birlikte Alternatif Bilişim Derneği önderliğinde açılan “Google Sites” ve Doç. Dr. Yaman Akdeniz önderliğinde açılan “Last.fm” dava dosyaları birleştirilmiş ve AİHM’de görülmektedirler. Bunlar için 9 Haziran 2011 tarihi beklendiğinden ve karar daha sonra verileceğinden şu an için daha fazla yorumlanacak herhangi bir durum yoktur.

Esasında bu tür filtre sistemlerini işletim sistemleri, internet servis sağlayıcılar ya da internetten bulunabilecek programlar sayesinde isteyen istediği zaman zaman kullanılabilmektedir. Yani zaten kullanıcı böyle bir seçeneğe sahiptir. Ancak BTK’nın uygulamasıyla bu durum bir opsiyon olmaktan çıkıp zorunluluk haline getirilmiştir. İnternet üzerinden satın alabileceğiniz ve çocuklarınız için özel olarak ayarlayabileceğiniz, istediğiniz zaman da devre dışı bırakabileceğiniz filtre yazılımları mevcuttur. Bu durum yetişkinlerin özgürce interneti kullanabilmelerine de olanak sağlamaktadır. BTK’nın standart olanı da “paket” olarak adlandırması herhangi bir filtre seçmemiş kişileri de filtrelemeye tabi tutmasından başka bir şey değildir. “Yürürlükteki mevzuata uygun şekilde” düzenlenecek bu paketlerin, yürürlükteki mevzuata şu an bile aykırı hareketlerle erişime engelleme kararları verildiği düşünüldüğünde temel hak ve hürriyetlere aykırı olacağı aşikârdır. Acarer’in “şu an kullanılan internetten farkı olmayacağı” açıklamasının kimseyi rahatlatması beklenemez, zira halihazırda kullandığımız internette hangi sitelerin erişime engelli olduğunu bilmiyoruz, 22 Ağustos’tan sonra ise bir daha hiç bilemeyecek durumda olacağız.

“Hash” denilen teknik doğrulama değer algoritmasıyla korunan içerik BTK veri tabanında sunulan filtre listeleridir; İnternet Servis Sağlayıcılarının bu listeler üzerinde değişiklik yapılmasını engellemek üzere bu “hash” işlemi yapılmaktadır ancak güvenli internet kararının 9.3 maddesi de bununla çelişkiye düşmektedir: işletmeciler  kara listeleri genişletebilir durumdadırlar ancak beyaz listelere dokunamamaktadırlar.

Bazı teknoloji sitelerinde bizim nezdimizde büyük tepkilere yol açan yönetmelikte korkulacak bir yan olmadığı yazılıyor oysa ki onların yaptıkları kafalarını kuma gömmektir. BTK kararının 6. maddesinde proxy’den de bahsedilmektedir ki bu da standart profilde yasaklamış(!) oldukları sitelere proxy kullanarak da erişilmesinin engellendiği anlamındadır. Yani buradan anladığımız ise paralı abonelikle çalışan bir sitedeki para verip elde ettiğim giriş hakkını o ilgili site standart profilde engellenirse kullanamayacağımızdır. Yapabilecekleri engelleme ilgili sitenin Türkiye’ye erişmesini yasaklamaktır. Ancak hiç bir zaman benim vatandaş olarak bir siteye erişmeme yasak koyamayacaklarına göre yine gri bir alanla karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz. Bu anlamda herkesin dikkatini BTK kararındaki 11. Maddeye çekmek isteriz: bu madde, filtre aşma yöntemlerinin takip edilmesini, engellenmesini ve BTK’ya ispiyonlanmasını hükme bağlamaktadır.

Neden bir internet hukuku oluşturulmuyor da böylesi alt seviye mevzuatla konu geçiştiriliyor(?) diye soracak olursak da esasen arananın çözüm değil başkaca şeyler olduğunu görüyoruz. Şöyle ki: kanun ile yönetmeliğin herkesin anlayabileceği dilde tek farkı, kanunun Adalet Komisyonu’ndan ve TBMM’den geçmesi ve onaylanması gerekliliğidir. Bu durum, kanunların hazırlanış süreleri yönetmeliklerle aynı olsa bile, kabul süreçlerinin daha uzun olması anlamına gelmektedir. Bu konuda en güzel örnek de Kişisel Verilerin Korunması Kanun Tasarısı’dır, 2008’den beri hazır olmasına rağmen halen Adalet Komisyonu’nda ve TBMM’de gündeme alınmamış ve dolayısıyla bir türlü kanunlaşamamıştır. Yönetmelikler ise, kanun ile yetki verilen kurumlar tarafından “alt düzenleme” anlamında kuralları daha ayrıntılı olarak açıklamak için çıkarılırlar. Hukuk yaratma sürecinin bu denli yavaş işlediği durumlarda da, ya yetki devri ile yönetmeliklere ya da Kanun Hükmünde Kararnamelere başvurulduğuna sıkça rastlanır. İnternetin ve teknolojinin ne kadar hızlı geliştiği düşünüldüğünde de, aslında yönetmeliklerle yapılan düzenlemeler akla uygundur ve fakat düzenlemeyi yapan kurumun konu hakkında ne kadar yetkin olduğu, haklara ve özgürlüklere ne denli saygılı olduğu tartışılması gereken asıl önemli konudur. Yönetmelik adı altında keyfi düzenlemeler hem hukuki hem de toplumsal olarak kabul edilebilir değildir, ancak bu yol artık Türkiye’de idare tarafından sürekli olarak seçilen yöntem olmuştur.

AB 2010 Türkiye İlerleme Raporu da 5651 sayılı yasanın vatandaşların bilgiye erişim hakkını ve ifade özgürlüğünü kısıtlamakta olduğunu bildirmiştir. Ancak tüm bu Anayasal özgürlüklerimizi sınırlayan hükümlerine rağmen 5651 S.K. halen yürürlüktedir.

Raporda bahsi geçen, internette ifade özgürlüğü ve genel olarak her yerdeki ve her türlü bilgiye erişme ve her türlü bilgiyi her şekilde yayma haklarımızı ve iletişim özgürlüğü kavramlarını Anayasamızın 26. Maddesinde yerini bulan  “Düşünceyi Açıklama Ve Yayma Hürriyeti”, 22. Maddesindeki “Haberleşme Hürriyeti”, 27. Maddesindeki “Bilim ve Sanat Hürriyeti”, 28. Maddesindeki “Basın Hürriyeti” ve özellikle de 42. Maddedeki “Eğitim Ve Öğrenim Hakkı” kapsamında olmak üzere düşünmeliyiz.

Bazı insanlarımız ise bu noktada fikirlerini temellendirme ihtiyacı dahi duymadan “Özel sektör firmalarına güvendiğimiz kadar kendi devletimize de güvenmeliyiz.” şeklindeki dayatmacı/yasaklayıcı düşünce tarzını benimsemiş durumda gözükmektedirler. Bizlerin herhangi bir devlete ya da kendi devletimize güvenmek gibi bir zorunluluğumuz bulunmamaktadır. Hatta öyle ki devletimiz bizleri ve temel haklarımızı doğrudan doğruya  etkileyecek kararlar alırken, bu kararların amacını sorgulamak ise en büyük hakkımızdır ve bu şekildeki temel hakları kısıtlayıcı hareketlerin devlet tarafından hangi usulle ve ne zaman alınabileceği de Anayasa’mızda açıkça yer almaktadır.

Bu filtreleme temelli sansür kararında geçen kara listenin nasıl belirleneceği ve aile paketinin neye göre kısıtlandığını kullanıcılar bilememektedirler. Acarer filtrelenen sitelerin uluslararası kriterlerle göre belirlenmiş olduğunu söylemekte ve fakat aramızdan kimseye bu uluslararası kriterlerin nerede ve kim tarafından belirlendiği ise açıklanmamaktadır.

Filtre listelerini kimler belirliyor?

Güvenli internet iddiasıyla belirlenen Aile ve Çocuk profili ile ilgili listeler ilgili karar değişmeden önce var olan eski metinde olduğu gibi kararın yeni halinde de BTK tarafından belirlenecek olsa da; yeni metinde, bu listelerin oluşturulması esnasında kullanılacak kriterlerin, “Güvenli İnternet Hizmeti Çalışma Kurulu” tarafından tespit edileceği öngörülmüştür. Liste kriterlerinin bir kurul tarafından belirlenecek olmasının eski metne göre daha olumlu olduğu düşünülebilmesi mümkün olsa da böylesi bir kurulun yapısının gerçek şeffaflık adına halkın beklentisi olan “bağımsızlık ilkesi” için yeterince uygun olmadığı da rahatlıkla savunulabilir durumdadır. İlgili kurula sayıca en fazla katılım Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’ndan olacak olup, katılacak uzmanlar da yine Bakanlık tarafından teklif edilecek ve BTK tarafından seçimleri gerçekleştirilecektir.  Öyle ki: STK’ların katılımının ise maalesef düzenlenmediği görülmektedir. Toplumun farklı kesimlerince ciddi derecede farklı fikirlerin dillendirilmesi yüksek olan böylesi hassas bir hususta; geniş kitlelere hitap eden ve özellikle de sivil toplumun aktif katılımının sağlandığı bir yapıya görev verilmesinin daha özgürlükçü olacağı kesindir.

Bununla birlikte BTK tarafından oluşturulacak listelerde yer alan alan adı ve alt alan adlarının ayrı ayrı bütünlük değerlerinin (hash) alınması; bu değerlerin işletmecilerle paylaşılması, işletmeciler tarafından kullanıcıların her alan adı erişimi taleplerinde de ulaşılmak istenen alan adının dosya bütünlük değerinin çıkartılarak ilgili listede yer alan değer ile karşılaştırmasının yapılması işletmeciler için donanım yatırımları anlamında açıkça ciddi maddi bir yük getireceği gibi kullanıcıların internet erişimlerini de oldukça yavaşlatacağı ve gizlilik/mahremiyet (fişleme) sorunlarını da beraberinde getireceği muhtemel gözükmektedir.

Filtrelerin içeriğinin yani listelerin İnternet Kurulu bünyesinde oluşturulan “Güvenli İnternet Hizmeti Çalışma Kurulu” tarafından tespit edilmesi öngörülmüştür. Kurul, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı koordinasyonunda olmak üzere Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’ndan 3, İnternet Kurulu’ndan 2, BTK’dan 2 ve psikoloji, pedagoji, sosyoloji ile diğer ilişkili alanlarda uzmanlığı olan Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı tarafından teklif edilecek 8 kişi arasından BTK tarafından seçilecek 4 üyeden oluşacak 11 kişilik kurul, filtreler kapsamında engellenen sitelerin listelerini belirleyecektir.  Kurulun çalışmalarının sürekli değişiklik gösteren bir yapısı olması beklenmektedir. Öyle ki esasen site sahipleri ‘benim aile profilinde olmam lazım’ diye bu çalışma grubuna itiraz edebilme hakkına sahiptir ve kurul da bu tip başvuruları teknik yöntemler eşliğinde sürekli inceleyip karara bağlayacaktır.

Temel çözüm olarak; İnternetin tüm aktörleri, öncelikle özdenetim mekanizmasını (proaktif müdahaleler) işletmeli, hukuka aykırı içeriklerin önlenmesi için “Uyar – Kaldır” prensibi benimsemelidirler ve erişim engelleme kararları, orantılılık ve ölçülülük ilkeleri gözetilerek, ancak ve ancak son çare (ultima ratio) olarak bir koruma tedbiri olarak görülmelidir.

Devlet dediğimiz mekanizma esasen bu bahsi geçen filtrelerin internet servis sağlayıcılar tarafından tüketicilere ücretsiz verilmesini zorunlu hale getirebilir ve fakat kendisi içerik belirleme rolünü hiç üstlenmeyebilirdi ki internet içeriğinin devlet eliyle denetlenmesi anlamına gelen şu an ki sorunlu durumda böylece engellenmiş olabilirdi. Avrupa’da da özellikle “küçüklerin” korunması için “güvenli internet” anlayışı yerleşmiştir. Bununla birlikte Avrupa ülkeleri filtre içeriklerinin sivil mekanizmaların ve sektörün sağladığı değişik filtrelerce sağlanmasını uygun görmüşlerdir.

Devletin doğrudan işin içine girmesi ve halk için “güvenli internet alanı” çizgilerini belirlemeye kalkışması demokratik hukuk devleti kriterleri açısından ciddi sorun arz etmektedir. Mevzuatta “suç” olarak tanımlanan içerikler zaten filtreden önce yasal yollarla engellenebilmektedir hukuk uygulamamızda. Vatandaşların suç teşkil etmeyen istedikleri siteye girmesi ya da girmemesi ya da çocuğunun hangi sitelere gireceğine karar vermesi ya da vermek istememesi demokratik ülkelerde devletin tekelinde olabilecek bir konu değildir.

Türkiye’de İnternet uygulamalarında yaşanan bir diğer sorun da: devletin faaliyetlerin şeffaf olmamasıdır. Devlet, bugüne kadar hangi sitelerin erişime engellendiğine ilişkin bir liste yayımlamaktan kaçınıyor gözükmektedir. BTK Başkanı Tayfun Acarer, bu konuda şeffaf bir uygulamaya geçilebileceğini açıklamış ve fakat bu konuda hâlâ somut bir adım atılmış gözükmemektedir. Bununla birlikte çocuk ve aile filtrelerine dahil edilen ya da bunlardan çıkarılan siteler konusundaki kriterler bugüne kadar tatmin edici bir açıklama çerçevesinde somut normlarla  da ortaya konulabilmiş değillerdir.

Sonuç olarak ifade etmeliyiz ki; küçüklerin zararlı içerikten korunması halk açısından önemli ve ciddi bir bir ihtiyaç olmakla birlikte, idareye erişim engeli yetkileri tanınması ve “resmi filtre” oluşturulması gibi hususlara başta biz hukukçuların karşı çıkması gerekmektedir. İdari kurum ve kuruluşlara mahkeme kararı olmaksızın tanınan erişim engelleme yetkisinin kaldırılması, engellemelere ilişkin sınırların daraltılması ve belki de erişim engellemelere konusunda uzmanlaşacak internet ihtisas mahkemelerinin kurulması da çözüm ihtimalleri arasında sayılabilecektir.

Neler yapmalı?

Düşünce ve ifade özgürlüğü, ön şartlara, koşullara bağlı olamaz. Öyle ki TC anayasasında hali hazırda yer alan fakat pratikte çeşitli mazeretlerle bazı ön koşullara tabi tutulan düşünce ve ifade özgürlüğünün kayıtsız şartsız pratikte uygulanmasına bir an önce başlanması için çalışmak gerekmektedir.

Bireyin mahremiyet hakkı ve devlete karşı otonomluğu esastır. İçinde yaşadığımız ve gittikçe daha da tecavüzkâr bir hal alan kontrol toplumu anlayışına dur demek zamanıdır. Birleşmiş Milletler insan hakları beyannamesini imzalayan bir ülke olan Türkiye’de, vatandaşlarının mail, telefon, mektup gibi haberleşme araçlarını kontrol ve kayıt altında tutması, filtrelemesi kabul edilemez. Devletin bunu yapması kabul edilemediği gibi, bu haberleşme araçlarını ve altyapıyı sağlayan özel teşebbüsü, müşterilerini gözetlemek ve dinlemek için de zorlayamaz.

Her türden ve her koşul ve mecrada Sansür asla kabul edilemez! Sansür, devletin vatandaşlarına reva gördüğü onur kırıcı bir uygulamadır. Bir hukukçunun, sansürlenen fikrin ve bilginin menşeine ve içeriğine bakmaksızın, her şekilde, her an sansürün karşısında olması gerekmektedir. Her dünya vatandaşı gibi Türk vatandaşları da, yeryüzündeki tüm bilgilere ulaşabilme hakkına, diğer insanlarla iletişime geçme, kendi fikirlerini yayma, başkalarının yaydığı fikirlere sansürsüz, filtresiz erişme hakkına sahiptir.

Tüm bunlara ulaşabilmek adına da monopole karşı durulmalıdır. Şöyle ki: her alanda olduğu gibi, haberleşme ve iletişimde de devlet ya da özel şirket monopolüne karşı durmak özgür birey ve özgür ifadenin dünyayı dolaşıp, dönüştürebilmesi için bir zorunluluktur. Hür iradeli, hür fikirli vatandaşlar, en yüksek fiyata, en yavaş ve en sansürlü iletişim ve haber alma araç gereçlerini kullanmak zorunda bırakılmamalıdır. Bu da ancak telekomünikasyonda rekabetin arttırılması ile mümkün olabilir.

OECD’nin de 2011 tarihli konuyla doğrudan ilgili raporu da (“TheProtection of Children Online: Risks Faced by Children Online and Policies to Protect Them”)  zorunlu filtreleme hususundaki tartışmalarda önemli bilgiler içerse de raporun sonuç kısmında çocukların korunmasına yönelik bazı çevrim içi ve çevrim dışı temel politikaları destekleyici nitelikte önerilerin getiriliyor olması, zorunlu filtreleme sisteminden kaçınıldığı; filtreleme dışında alternatif yolların da önerildiği şeklinde yorumlayabiliriz.

* Bu yazı ilk olarak http://www.bilgicagi.com/Yazilar/10303-bilgi_ozgurdur_kisitlanamaz_sahiplenilemez_sinirlanamaz.aspx orjinal url adresi ile www.bilgicagi.com sitesinde 1 Temmuz 2012 Pazar günü yayınlanmıştır.