FSEK TASARISI KİMİN UMURUNDA?

NOT: Bu yazı, konusunu oluşturan atölye çalışmasıyla ilgili olarak Erdem Dilbaz, Serhat Koç ve Selva Kaynak’ın sosyal medyada paylaştıkları fikirlerden derlenmiştir.


İstanbul Bilgi Üniversitesi Fikri Mülkiyet Hukuku Uygulama ve Araştırma Merkezi her ayın ilk Çarşamba akşamı “Fikri Mülkiyet Hukuku Atölyesi” gerçekleştiriyor. Atölyenin 4. yılının ilk toplantısı ise 6 Ekim 2010 Çarşamba akşamı İstanbul Bilgi Üniversitesi Dolapdere Kampüsü’nde yapıldı. Bu toplantıda Kültür ve Turizm Bakanlığı Telif Hakları ve Sinema Genel Müdürlüğü Telif Hakları Daire Başkanı Sayın Mesut Cem Erkul’un katılımı ile gerçekleşen ve “5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Taslağı”nın ele alındığı akşamda, Sayın Erkul taslak hakkında bilgi verdi. Ancak bu yazıda o akşam orada olanları biraz daha samimi bir dille anlatmak istedik.

Taslak hakkında henüz bir öneri hazırlayamadığımız için bu toplantı bizim açımızdan oldukça büyük bir önem arz ediyordu. Orada tepkilerimizi ve taleplerimizi baskın bir şekilde iletmemiz gerektiğine inanıyorduk. Dünyada tartışılan bir yaklaşımı Türkiye’ye sokmanın nasıl karşılandığını, bu taslaklar hazırlanırken kullanıcıların dikkate alınmadığını, şuanda uygulanan telif sisteminin bilgi çağına uymadığını tek tek anlatmak derdindeydik. Zaten Bilgi Üniversitesi’nden Dr. Özgür Uçkan da Bilisimhukuk.com’da yayımlanan makalesinde “Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’na eklenmek istenen yeni maddeler bize fena halde HADOPI’yi hatırlatıyor. Fikir hakları ihlallerini önlemek bahanesiyle izleme ve dinleme sistemlerine meşruiyet kazandırılması, ceza olarak internet erişiminin kesilmesi, Fransız hukukuna düşkün sistemimiz tarafından afiyetle sindirilmiş görünüyor” diyordu. Yeni tasarıda Özgür Uçkan’ın bu sözlerini hiç de yanlış çıkartmayacak şekilde açık açık “hizmetin durdurulması” kavramı geçmekte; yani yaptırım olarak adsl bağlantısının kesilmesi öngörülmekte… Dünyada öyle sessiz sedasız yapamadıklarını burada kolaylıkla yapacaklar gözüken odur ki. “Ne de olsa burası Türkiye!” diye düşünen pek çok “internetsever”in sesleri biz o salona giderken kulaklarımızdaydı. “Hadopi geliyor, eğer biz bir şeyler yapmazsak” diye geçiriyorduk aklımızdan.

Tüm bu düşüncelerle, İstanbul Bilgi Üniversitesi Bilişim Hukuku Enstitüsü’ndeki hocam Emre Bayamlıoğlu’nun İleri Teknoloji dersinden çıkan ben, bu toplantıya katılmak için Ankara uçağını 21:00′den 23.50’ye aldırıp ekstra ücret ödeyen Selva Kaynak ve fikirlerine ve aktivizm gücüne çok önem verdiğimiz Erdem Dilbaz olmak üzere 3 kişi salondaki yerimizi aldık. Safımızı “kullanıcı” yararına tuttuk ve izlemeye başladık olanları…

Salonda pek çok meslek birliğinin (sinema, müzik, oyuncular, çevirmenler) başkanları ve temsilcilerinin yanı sıra hocalarımız Gül Okutan, Mustafa Aksu, Cahit Suluk, Emre Gökyayla ile adlarını bilemediğim bir kaç hocamız daha vardı ayrıca Burak Özcü, Erdem Türkekul, Yetkin Yokuşoğlu, Aydın Kurban ve adlarını bilemediğim diğer meslektaşlar da salondaydı. Ancak hayatımızda bu kadar meslek birliği temsilcisini bir arada görmediğimiz bir toplantının eşiğinde olduğumuzu henüz anlamaya başlamıştık. Nerdeyse hepsi oradaydı ve anladığımız üzere bu taslak sadece onlara yönelik olarak ve onlar için – hatta onlara rağmen – yasalaşacak gibi gözüküyordu. Kullanıcı tarafını düşünen ne yazık –elbette- ki yoktu. FSEK madde Ek 4 ile ilgili olarak kısaca, şikayete bağlı olarak internet hattının kesilmesi konusundaki tavır ise çok netti: “o orada kalacak”. Gerçi bu cevabı alabilmek için de epey uzun bir süre beklemek durumunda kalmadık değil. Zira dediğim gibi konu kullanıcılarla alakalı değildi; kanımca telif hakları sahipleriyle de alakalı değildi; meslek birlikleriyle alakalıydı. Bakanlık nezdinden toplantıya katılan Mesut Cem Erkul bu maddenin kullanılması zaten birçok şarta bağlı dese de taslakta böyle bir maddenin yer alması bizce işin doğasını açıkça ele veriyor.

Mesut Bey’in ayrıca üzerinde kuvvetli şekilde durduğı bir husus da; her ne olursa olsun AB müktesebatına uyum amacı ile ve “seve seve” olmak üzere bu tasarının mutlaka siyasi iradenin istediği şekilde yasalaşacağıydı. Mesut Bey topu bu aşamada hep siyasi iradeye atsa da kendisi de o iradeyi destekler nitelikte konuşmtu. Oysa “P2P gibi konularda dosya paylaşımının önünü kesmek hiç de kolay değil” gibi ‘narin’ çıkışlar da yapmadı değil. Tam bu sırada toplantıda söz olan bir katılımcının şu cümlesi her şeyi açıklar gibiydi: “Biz burada dekor muyuz?”. “Aslında kanunlar da kullanıcılar da tüketiciler de vatandaşlar da dekor bu ülkede” dedik kimseye duyurmadan ve içimizden. Toplantı da Selva ve Erdem ile birlikte küçük bir komün oluşturmuş gibiydik. Kimsenin umurunda bile olmayan “sade” kullanıcıların sesini duyurmak adına konuşmak ve soru sormak istiyorduk. Ancak biz bile yanlış yerdeyiz herhalde dedik zaman ilerledikçe. Aslında Türkiye’de para dışında önemli bir şeyin olmadığını ve esas hata yapanın da buna inanmak istemeyen “naif” hissiyatlı bir avuç “internetsever” olan bizler olduğunu bir kez daha anladık.

İletişim özgürlüğü ya da bilgiye erişme hakkı diyip durmamız insanlara açıkçası bir garip geldi. Çünkü inanır mısınız salonda resmen “copyright levy” konusunda yüzdelik oran hakkında meslek birliği başkanları ve avukatları ile bakanlık temsilcisi arasında sözlü atışmalar oldu. Yüzde kaç vereceksiniz, şu kadarda anlaşılabilir ama son durum siyasi iradede, işte bunu da alırsınız alamazsınız, yüzde beş daha verseydiniz gibilerinden sürüp giden bu tartışmalar esnasında biz kendimize gelmeye çalışıyorduk.

Biz de, FSEK Ek 4′e “hizmetin durdurulması” terimi geliyor ve bu hepimizi ilgilendiriyor diyecek olduk ve fakat kimsenin ilgisini çekmeyen bir konu oldu bu! Açıkçası biz o akşam çok farklı bir boyuta girdik ve çok şükür çıktık. Türkiye’de internetin de sahibi varmış bunu öğrenmiş olduk. AB direktiflerini istesek de istemesek de sırf kendileri “söz verdi” diye yasalara sokmak durumunda olduklarını ifade eden bakanlık temsilcisi; “zaten yasaların da kullanıcılar (vatandaşlar) için değil de meslek birlikleri ve sektör için yapıldığını” kendisi açıkça söyledi. Hatta açık açık 5846 S.K. yapılırken bakanlık, meslek birliklerini korudu kolladı ve hatta açıkça meslek birliklerini kayırdık bile dedi. FSEK’in “sektörü kayıran” bir kanun olduğunu ve hatta sektörü kayırdığı açıkça bilinen ve bile bile çok doğalmış gibi böyle tesis edilmiş bir kanun olduğunu öğrenmiş oldum. Bunca yıldır kanuna bakıp bakıp bazı maddelere şaşırıyordum. Şimdi bakanlık temsilcisi sektörü ve meslek birliklerini kayırdıklarını üzerine basa basa söyleyince, hatta ne dedilerse yaptıklarını ama yine de(!) yaranamadıklarını ifade edince işte o zaman anladım benim yanlışımın nerede olduğunu. Ben kanunu denge kanunu sanmıştım eser sahibi hakları ile kullanıcı arasında bir denge gözetme amacı var sanmıştım ama sadece sanmıştım. İşte bunları dinlerken ben de o sırada kelimelerim kifayetsiz kalmış bir şekilde göz göre göre görmezden gelindiğimizi tüm çıplaklığıyla hissederek oturmaya devam ediyordum. Salonda, binalarına mobilya alamadıkları gibi ilginç ayrıntıları bile bakanlık temsilcisine ağlar bir şekilde ifade eden meslek birliği temsilcilerinden ve gözünü ‘copyright levy’ bürümüş avazı çıktığı kadar bağıranlardan biri değil ve fakat VATANDAŞ=HALK=KULLANICI=TÜKETİCİ olduğumuz için mutluyduk.

Bir de şunu sormak istiyorum; 10 yıldır Kültür Bakanlığı Telif İşleri Daire Başkanı olan ve o akşam orada konuk konuşmacı olan Sayın Erkul iktisat mezunu olduğunu söyledi, bunun doğru olmadığını ve bize şaka yaptığını anlatsın bize birisi lütfen.

Toplantının detaylarından biraz daha bahsedecek olursak; katılımcılarının çoğunluğunun tahsilatçı tipler olduğunu zannettim bir an için –gerçi hala bu şekilde düşünüyorum- öyle ki çoğunun kültürle, sanatla, sanatçıyla ilgileri pek yok gibiydi. İlgililerinin ödediği aidatların miktarlarıyla, nasıl yaparız da kullanıcılardan alıp telif sahiplerine daha fazla para öderiz gibi hususularla ilgili kimselerdi bunlar daha çok. Gerçi hala ve hala toplanan teliflerin telif hakı sahiplerine nasıl ödeneceği ile ilgili bir düzenleme yok ortada. Yani cümlenin “nasıl yaparız da kullanıcılardan alırız” kısmından sonrası bir parça el ve düşünce alışkanlığıyla çıktı elimden. Entellektüel haklar konusuna doğrudan taraf olan bir kesimin işin entelektüel yanıyla ilgiliymiş gibi görünmemesi ilginçti tabii ki. Ya da biz öyle bir yanılsamaya kapıldık.

Bu arada Mesut Bey tarafından sürekli ifade edilen bir şey vardı ki; taslağın taslağı gibi bir metinmiş şu anda önümüzde duran ve son halini almamış henüz. Öyle ki bu metin üzerine hukukçu ağzıyla yapılan akademik eleştirilerin bile beyhude olduğunu sonradan anladık. Nitekim hocalarımız tarafından yapılan bu eleştirilere de çok itimat eden olmadı zaten. Klasik bir üçüncü göz mantığıyla “bunlarda unutulmuş not alsak da bunları düzeltsek” yerine “bu metin daha taslağın taslağı” şeklinde yorumlara maruz kaldık. Selva kendi adına “boşuna harcamayın hocam kelimelerinizi” dedi. Bununla beraber teorik açıdan yaklaşmak gerekirse Bakanlığın çok önemli (!) bir hususta ne kadar sabit olduğunu görüp mutlu olduk: artık meslek birlikleri olmayacak!!! Gerçekten; artık meslek birlikleri yok yerine “telif birlikleri” var. Bu durumda telif hakkı sahibi olmayan bağlantılı hak sahiplerinin kurmuş oldukları birliklere ne deneceği hususu ise yaratıcılıkdan noksan bakışlarla cevaplandı. Katılımcılardan birinin bu konuda ortaya attığı fikir değerlendirmeye alınacakmış; “bağlantı birlikleri”. Yeni telif birlikleriyle ilgili düzenlemelere ise ne yazık ki bu yazıda değinemeyeceğiz. Zira bir kere başlasak bitmeyecek gibi gözüküyor… Ama tahmin edersiniz ki her ne kadar mevcut meslek birlikleri aktörlerince beğenilmemiş olsa da hak sahipleri de bu düzenlemelerle bir parça daha oyundan uzaklaştırılıyorlar. Gerçi belki de bu davranışın asıl nedeni sayın Bülent Forta’nın da açıkça dile getirdiği gibi 5 ila 10 yıllık bir zaman diliminde artık meslek ya da yeni adıyla telif birliklerinin ortadan kalkacağı bir sosyal ortamın oluşacağıdır. Başka bir deyişle kısa zamanda ne kadar kar elde edersen o kadar iyidir mantığı. Ama bu husus başlı başına ayrı bir yazıyı hak ediyor kanımızca.

Bu arada kısaca FSEK’deki sınırlama ve istisnalara da değişiklikler geldiğini belirtmek isterim. Aslında bu yenilikler galiba FSEK’in tek olumlu gelişmeleri. Ancak “olumlu” derken kendi bakış açımızla demek de fayda var, zira meslek birlikleri haricinde dikkat çeken tek konu bu istisnalardı ve gayet fena eleştirildiler yani. Neden mi? Aslında cevabı çok kolay, istisna kapsamına sokulan kullanımlardan telif ücreti toplanmıyor da o yüzden…hali hazırda FSEK md.38’de şahsi kullanım istisnası adı altında yer alan istisananın sınırlarıyla ilgili olan 3 adım testinin bir kaç madde ileri alınmış olması bile katılımcılar tarafından tepkiyle karşılandı; istisnanın alanını genişletiyorsuzuz şeklinde. İşte bir anlık heycanın sonuçları… Oysa korkulacak bir şey yok burda, istisanın sınırlanmasını geçin, ilgili 3 adım testi eskiden sadece çoğaltma hakkına ilişkin iken şimdi diğer istisnalara da uygulanır hale geldi… Sonuç; kanun sistemetiği açısından dikkatsiz bu düzenleme nedeniyle bazı istisnalar iki kez sınırlamaya uğruyorlar (zira değişmeyen istisna maddelerinde zaten benzer sınırlamaalr zikredilmiş durumda). Ayrıca ben en son bıraktığımda dünyanın önde gelen –o çok değerli ve zaruri direktifleri kaleme almış- akademisyen ve siyasiler 3 adım testinin algılanma ve uygulanmasındaki problemleri ayyuka çıktığını bu konuya bir çözüm getirilmesi gerektiğini söylüyor ve bu hususta resmi bildirimler yayınlıyorlardı.

Tasarı’nın 40/A maddesindeki anlatım bozukluğu ise bu olumsuzluklar içerisinde konferans sırasında yüzümüzü gülümseten tek noktaydı galiba. Şöyle ki; madde lafzına göre “bu kanunda öngörülen tahditlerin uygulanması eserleden normal şekilde yararlanmaya aykırı olmamak ve hak sahiplerinini meşru menfatlerine makul sayılmayacak ölçüde zarar vermemek koşuluyla mümkündür.” Bu durumda “makul sayılmayacak ölçüde zarar verdiğimiz” takdirde sınırlamalardan yararlanamıyor mu oluyoruz??? Ben bu durumda Bakanlığın ülkemizin telif hakları alanında ileri gelen aktörleriyle değil, iyi çevirmenlerle çalışmasını öneriyorum. Madem öyle işte böyle!

Tarafların açıkça birbirlerinden habersiz ve kopuk olduğu gerçeğini de gördük o akşam. Sektör temsilcilerinde sürekli olarak bakanlıkla bir toplantı koparma hevesinin olduğunu gözlemlerken, akademisyenlerin bazılarının da taslaktan o akşam haberdar olduklarını hayretle öğrendik.

Bizzat Bakanlık temsilcisinin ve bazı müdahaleci avukatların söylemlerine göre: “bu madde (ek 4) tekil kullanıcıyı hedeflemiyor(muş!) ve zaten bu maddeyi kullanmazlar(mış!). Biz bunu şöyle tercüme ettik: “biz sizi uyutuyoruz, siz rahatınıza bakın.” Çünkü FSEK Ek 4. maddeyle ne kadar kolay site kapatılabileceğini ben çok çok iyi biliyorum. Dolayısıyla da kullanıcının İnternet bağlantısının kesilmesi de o kadar kolay ve hızlı olur ve olacaktır da. Öyle ki bu hususlar dava süreci sonucu ile değil, tedbir mahiyetindeki uygulamalar ile gerçekleştirilmektedir. Yani bir günde bu tedbir kararı verilebilmekte hatta gecikmesinde sakınca bulunan hallerde(!) savcı bile bu kararları verebilmekte ve sonradan hakim onayına sunmaktadır. Gerçi örneğin Aydın Kurban, “şikayete bağlı, o kadar kafanıza takmayın” dedi de bir parça iöimize su serpildi; yani içimiz rahat olsun bence `şikayet etmeyecekler(miş!)`.

Aslında uygulanması imkansız bir tedbirden bahsediyoruz burada ama diretiyorlar. Sonuçta sen benim internetten dosya indirmemi engellemeye çalışıyorsun ama ben sürekli yeni yöntemler bulup indiriyorum ve yine yeni yöntemler bulacağım gün geçtikçe de. İnternetimi kesersen onun da herkesin düşünebilecegi cok basit çözümleri var yani bir araya gelip konuşmak yerine bu şekilde Anayasa’ya ve insan haklarına aykırı ve de agresif çözümler niye, diye sorası geliyor insanın aklına doğal olarak. Aslında içimizden bir ses onların –kendilerinin de kullanıcı olduklarını farketmeyenlerin- bu durumu bildiklerini ve belki de bu yüzden bu hususun üzerinde çok durmadıklarını söylüyor. Aslında şu anda aklımızdan geçen olasılıklar her halükarda bizi rahatsız ediyor. Şöyle ki; bir açıdan aslında onlar da bu düzenlemenin yersiz ve sonuçsuz bir uygulama olacağını biliyorlarsa o zaman en hafif terimiyle konuyu takmıyorlar ama durumdan haberleri var demektir. Ya da yukarıda bahsettiğimiz üzere bizi uyutuyorlar demektir. Hangisi daha iyi acaba? İlk bakışta birinci olasılık daha iyi gözükebilir; ama şunu ifade etmek gerekir ki biz, kanunlarımızın oyuncak olmalarını istemiyoruz. Başkalarından almak yerine, öyle yerinde ve gerekli değişiklikler yapalım ki dünya dönüp bize baksın istiyoruz. Alman Mahkeme Kararlarını “vay be işte bu” şeklinde tepkilerle okurken ya da Dieter’ın Kommentar’ını okurken kafamızdan geçenleri biz de yapalım istiyoruz. Tahmin ediyorum elma şekeri ağlaması şeklinde duyuluyor bu sözlerimiz ama biz bunları gerçekten istiyoruz. Kendi ülkemizi ve kendi çıkarlarımızı, durumumuzu düşünüp ona göre hareket edelim diyoruz. Uluslararası arenada insanlar artık internetten korsan müzik indirmenin yasalarla değil sosyal yollarla engellenebileceğini veya sektörün bu durumu kendi çıkarına kullanabileceği hususunda fikir birliğine varmış durumda, biz hala elimizden giden anayasal özgürlüklerimizin farkında bile olmadan “ama ne kadar büyük bir ekonomik kayıp” diyoruz. Ekonomik kaybı önlemenin yolunun bu olduğuna inanmıyorum. Bazen acaba vakti zamanında okulda bize “hukukcu sadece hukukla ilgilenir, spor yapmaz kitap okumaz” diyen hocalarımız yüzünden mi oldu bu durum diye düşünüyorum; sadece hukuk biliyoruz o yüzden herşeyi hukukla çözmeye çalışıyoruz, onu yaparken de hukuku kendimiz bozuyoruz…

O akşamdan edindiğim genel intiba ile kendi sorumu cevaplasam daha iyi olacak galiba. Salonda genel olarak hissettirilen intiba şöyleydi: “Biz bu tasarıyı öyle ya da böyle sonunda yasalaştıracağız, bu yeni maddeler yüzünden canı sıkılanlar, maddeleri beğenmeyenler yargı yoluna başvuracaklar ve böylece istedikleri haklarını elde edecekler ya da maddeleri iptal ettirecekler”.

Ayrıca Erdem, Mesut Bey’e sivil toplumun desteğini almayı düşünüp düşünmediklerini sordu ve “kullanıcılarla iletişim için bir facebook aplikasyonu geliştirdikleri” cevabını aldı. Düşünmeden edemiyorum Facebook sitesinin internet erişimi Türkiye’de engellenirse ne olacak peki? O Türkiye Cumhuriyeti’nin Bakanlığı’nın kullanıcılarla FSEK tasarısı hakkında etkileşmek konusunda açtığı aplikasyonuna yurt dışına mı çıkıp erişeceğiz?

Son olarak tasarıdaki maddenin ne dediğine bakalım: “İhlâlin devamı halinde, yapılan uyarıyı gösterir belge ile varsa uyarıda bulunulan tarafın cevabı eklenerek Cumhuriyet Savcısına başvuru yapılır. Yapılan başvuru üzerine Cumhuriyet Savcılığınca, hakim tarafından erişim sağlayıcının içerik sağlayıcısına ve/veya yer sağlayıcısına verilen hizmetin durdurulması veya erişimin engellemesi yönünde karar verilmesi talep edilebilir.”

Burada aslında direkt çeviri söz konusu: “hizmetin durdurulması” kavramı pek çok yabancı metinde aynen geçiyor. Zaten düzgün de çevirememişler, dikkat ederseniz anlatım bozukluğu var. “Hakim tarafından erişim sağlayıcının içerik sağlayıcısına ve/veya yer sağlayıcısına verilen hizmetin durdurulması veya erişimin engellemesi yönünde karar verilmesi talep edilebilir” yerine “Hakim tarafından erişim sağlayıcısınca; içerik sağlayıcısına ve/veya yer sağlayıcısına verilen hizmetin durdurulması veya erişimin engellemesi yönünde karar verilmesi talep edilebilir.” denilmeliydi. Cümleyi bile düzgün kuramamışlar ki daha bu hatalardan bol bol var. Ama unutmayalım ki bu metin daha taslağın taslağı.

Buradan anladığımız şudur: Erişim sağlayıcı, içerik sağlayıcıya verdiği hizmeti durduracak. Erişim sağlayıcı Türk Telekom ise içerik sağlayıcı da benim. Buradaki gizli tehlike şu; erişim sağlayıcıdan, son kullanıcının erişiminine de engel konması istenebilir; yani, doğrudan TT, bir tane korsan (?) mp3 indiren senin ya da benim (T.C. vatandaşının) dünyaya bağlanmak ve iletişim kurup, fikir açıklamak için kullandığımız adsl bağlantımızı kesebilir. Aynı evde, ofiste birden fazla kişi birinin üzerine kayıtlı internet hesabından bağlanıyorsa bu nasıl tespit edilecek, diğerlerinin korunması gereken özgürlükleri ne olacak gibi sorular hiç akla gelmiyor mu acaba? O halde o adreste oturan diğer kişiler üzerine kayıtlı yeni hesap mı alınacak yoksa o adrese bir daha internet bağlantısı sağlanmayacak mı? O zaman da ev değiştiririz artık! Peki telefondan bağlandığımda internete bu maddeyi ihlal edecek olursam, bir daha bu telefon üzerinden 3g veya benzer bir teknoloji ile hayata bağlanma özgürlüğümü de gsm şirketi mi elimden alacak? Nereye kadar sürer bu, pardon burası neresi?

Tasarı’nın 34. maddesinin 9. ve son bendinde ise: “Eser, icra, yapım ve yayınlar hak sahiplerinden izin alınmaksızın dijital iletim de dâhil olmak üzere işaret, ses ve/veya görüntü nakline yarayan araçlar kullanılarak bireysel kullanıcılar arasındaki noktadan noktaya ağlar üzerinden umuma iletilemez.” diyor. Diyor demesine ama buna da bir müeyyide bağlamamış. Tam olarak ne demek istediği anlaşılamayan bir madde bile olsa bu son derece tehlikeli maddenin bir müeyyideye bağlanmamış gözükmesi de hayranlık uyandırıcı! Aman biz uyandırmayalım birilerini de.

Bir diğer sorum da: 9. bentteki noktadan noktaya ağlardan kasıt P2P sistemler midir acaba? Eğer öyleyse torrent ve rapid benzeri sistemleri ve gelecekteki diğer muhtemel sistemleri kapsamamaktadır zaten bu hüküm. Hem bu bende göre bu noktadan noktaya ağların bireysel kullanıcılar arasında olması gerekiyormuş. Yani bireysel olmayan bir kullanıcı yani bir şirket veya kurum ile benim aramdaysa sorun yok gibi gözüküyor? Bir de şu çok ilginç: Cumhuriyet Savcısı erişim engellemeyi kaldırır, kararın bir kopyası TİB’e gönderilir deniyor kanunda yani sanki savcı bey port ayarlarını kendi yapıyor da, TİB arşiv kurumu mahiyetinde gibi, büyük tehlikeler arz eden içeriğini geçtim bu metin şekil açısından da kırık dökük durumda.

Son noktada ifade etmek gerekir ki; bu tasarı çok çok uzun süredir gündemde aslında. Hatta daha önce ilk parti fikirleri çesitli meslek gruplarından ve tabiki özellikle de meslek birliklerinden toplamışlar. Vakti zamanında o akşam tartışılanlara -sonradan öğrendiğimize göre- aynı itirazlar yapılmış ancak görüyoruz ki hiç bir değişiklik olmamış ne yazık ki. Resmi yollarla yapılacak değişiklik önerilerin çok da sonuç doğuracağına ne yazik ki inanamıyoruz ne yazık ki bu nedenle. Ama bu konuda kamuoyu yaratıp, sesimizi iyiden iyiye yükseltmenin zamanının geldiğini de düşünüyoruz. Zira yapılan değişiklikler bir parça dikkatle okunduğunda hepsinin çeviriden ibaret olduğu ve aslında kimsenin de bunlara kafa yormadığı rahatlıkla anlaşılıyor. Bazen bize kanunlarımızı hukukçular değil ve fakat çevirmenler yapıyormuş gibi geliyor, çoğu kanunumuz ne yazık ki sadece birer adaptasyon. Kimse ne yaptığını anlamıyor ya da anlamak istemiyor.

Bu konularda eş zamanlı yakın çalışma yürüttüğümüz İstanbul Barosu Bilişim Hukuku Merkezi Başkanı Sayın M. Gökhan Ahi’nin şu sözleriyle bitirmek istiyoruz: “İnternet bilgiye erişimi kolaylaştırdı. Eser dediğimiz fikri üretimler, artık çok daha çabuk tüketiliyor ve yeni yaratımların önünü açıyor. Kitlelerin dinlediği müziklerin, izlediği filmlerin ve okuduğu romanların bir bedeli olması gerekir, bu içerikleri üretenlerin eserlerinden gelir elde etmesi de normal kabul edilebilir. Ancak insanlığın ortak mirası sayılabilecek bu eserlerin koruma sürelerinin gerçekten çok uzun olduğunu söylemem gerekiyor.” Ahi, “Bu eserlerin maksimum koruma süresi ticari olarak kullanılmadıkça beş yılı geçmemeli” diyor. Avrupa’da ciddi bir seçmen kitlesine ulaşan ‘Korsan Parti’ler de bu görüşte.

Bu konunun aylar öncesinde hararetli bir şekilde tartışıldığı Savunma Sanatı bölümü için ise lütfen şu adresi ziyaret ediniz: http://televidyon.com/p/2407/internette-telif-haklari

Av. Serhat Koç

Av. Selva Kaynak